19 Nov 2019
Kardelen Uysal

Ahmet Büke: İlk mayalandığım yer masallardır

Edebiyatı kimsesizlerin kimsesi olarak gören, öykülerinde gerçekle gerçeküstü olanı naif bir biçimde harmanlayan, yazdıklarıyla yanı başımızda olanları gözümüze sokup içimizi titreten, kimi zaman da yüzümüze bir şaşkınlık ya da gülümseme yerleştiren kendine özgü bir yazar Ahmet Büke. Kendisinin son öykü kitabı Varamayan, Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Sıla hasretini, kederi, yurtsuzluğu anlattığı Varamayan'ın ilk çıkış noktasını, yazmasında etkisi olan yerleri ve olayları, yazmanın ona hissettirdiklerini konuştuk. Keyifli okumalar.

"Yazı da bir canlıdır. Hamisi, banisi ve velisi vardır onun da. Dünyaya getirenin mesuliyetleri vardır. Cami avlusuna bırakamazsın öyle. Yazdım, kalsın orada, diyemezsin." yazmışsınız bir kitabınızda. Sizin yazdıklarınız da böyle bir ses çıkardı mı?

O tabii bir karakterin konuşması. Karakterler gibi düşünüyor muyum, bilmiyorum. O kurgu karakterleriyle benim fikirlerim birbirine örtüşmeyebilir.

Dedenizin uzaydan gelen tilki ile Gördesli horozun büyük savaşını yıllarca masal olarak anlatması... Bunun gibi yaşanmışlıkların yazmanızda bir rolü var mı?

Oldu tabii. Ben aslında hikaye anlatıcı, masal anlatıcı bir ailenin devamıyım. Benim büyüklerim; dedem, babaannem, babam çok iyi hikaye anlatıcılarıydı. Küçük bir yerde, Gördes’te büyüdüm. Kapalı bir bölgedir, ormanla çevrilidir, yalıtılmış bir yerdir. Yörük kültürünün hakim olduğu bir bölgedir. Bizimkiler Karakeçili Yörükler’in devamı aslında. Bizde sözlü anlatı geleneği çok yaygındır. Hayattaki tüm toplumsal durumlar ve kurallar hikayeler şeklinde anlatılır yeni kuşaklara. Benim çocukluğum böyle geçti. Benim onlardan farkım tırnak içinde onların moderni olarak yazmaya yönelmem. Bunda babamın da etkisi var, babam iyi bir okuyucuydu. Ortaokul mezunu bir esnaftı ama Cumhuriyet’in ilk kuşaklarından yetiştiği için çok iyi bir kitaplığı vardı. Benim şansım bu oldu. Yoksa kahvede, dükkanda ya da evde hkaye anlatan aile üyelerinden biri olurdum. Edebiyatı keşfettiğim için yazmaya yöneldim. Ancak ilk mayalandığım yer o masallardır.

Ahmet Büke, grafitilerle kaplı bir duvarın önünde hafifçe gülümseyerek poz veriyor.

İyi bir öyküyü tanımlarken kendi hacminden çok daha fazla zamanı ve hissi içinde barındırması gerektiğini söylüyorsunuz. Bir öykü nasıl kendi hacminden fazla zamanı içinde barındırır? 

Şöyle bir benzetme yapabiliriz: Karakalem çalışmaları vardır, çok basittir aslında tek renk kullanılır. Ama karakalem bir resimde resmin dolu alanıyla boş alanı bir bütün oluşturur ve bir resmi ortaya koyar. Öykü de biraz öyledir; bıraktığı boşluklarla, boşluğun sizdeki hisleriyle anlattığı hacminden çok daha fazla bir dünyayı size getirir aslında. Çok daha konsantre daha yoğun… Ona benzetebiliriz.

Babanız size öğütler verirdi, anneniz ise ağzınızı burnunuzu kırmanıza izin...  Yazabilmenizi o hataların yaşanmış olmasına bağlıyorsunuz. Güvenlikli alanın dışına çıkmakla mı mümkündür yazmak ve yaratmak?

Olabilir. Babam memleketi iyi bilen biriydi, siyasetle de ilgiliydi. Benim edebiyata çok düşkün olmamın, bir ihtimal yazmaya da düşkün olacağımın sonuçlarını erkenden kavradı. Hiç unutmuyorum ortaokuldayken bana Orhan Kemal ile Fikret Otyam’ın yazışmalarının yer aldığı kitabı getirmişti. Çok özendiğim hayatı görmem için onu okuttu. Gerçekten tüm mektupların çoğunda yoksulluk vardı. Bana özendiğim hayatın öyle bir hayat olduğunu, kolay olmadığını gösterdi. Erkek çocukları da babayı aşmakla ya da dinlememekle büyür. O güvenli alanı aşmaya çalıştım biraz.

Yazmak da bunun bir parçası mı? Güvenlikli alandan çıkmanın?

Evet tabii, yazınca kendinizi biraz çıplak bırakıyorsunuz aslında. Yazdığınız şey sizi ifade ediyor. Eleştirilmeye, beğenilmemeye, yerden yere vurulmaya da açıyorsunuz kendinizi. Sonuçta hepimiz onay almak, sevilmek için yaşıyoruz. Yazdıklarınız buna sahip olmanızı garanti etmiyor. Tam tersi de bir sürü şey duyuyorsunuz. Çok güvenli bir alan değil. Kendimi var ettiğim nadir alanlardan biri yazı yazmak. Bu hissi veren başka bir alan da yok.

Babanızın dedikleri, göstermeye çalıştıkları çıktı mı?

Sadece yazarak yaşamaya çalışan arkadaşlarım var. Çok çok azı bunu başardı. Çoğunluğu büyük sıkıntılarla yaşarak devam ediyorlar. Mutludurlar muhtemelen. Yazarların büyük bir çoğunluğu başka işler yapmak zorunda. Benim sevdiğim insanlara tavsiyem bu yönde oluyor: İyi bir mesleğiniz olsun, her hâlükârda yazarsınız zaten.

“Edebiyat kimsesizlerin kimsesidir” diyorsunuz. Kimsesizlere ses olabilmiş en iyi yazarlardan örnek verir misiniz?

Bunlar çok öznel şeyler. Bir sürü edebiyat anlayışı var, hepsi de kendi içinde kıymetli. Bir usta varsa ben Orhan Kemal’i kabul ederim. Yapmaya çalıştıklarıyla, yazdıklarıyla, çektiği sıkıntılarla, başarılarıyla, başarısızlıklarıyla Orhan Kemal’i ustam olarak kabul ederim.

Sizin öykü kitaplarınızda ölüm olağan bir durum. Hatta bir röportajınızda ölümün artık saklanan, çocuklara da hakkında yalan söylenen bir kavram olduğunu söylemişsiniz. Modern dünyada ölümü çok büyütüyoruz, giz haline getiriyoruz. Sizin gözünüzde bunun yaşama, edebiyata etkileri neler?

Öykülerimde evet ölüm sık geçiyor. O da yine benim çocukluğumla ilgili. Ölümü anlatayım diye anlatmıyorum. Benim yaşadığım coğrafyada, tarih diliminde ve o bölgede ölümle yaşam çok iç içe geçmiş şeylerdir. O kültürün de getirdiği bir şey bu. Yörük kültüründe Atalar Kültü denilen bir şey vardır. Ata mezarları, mezarlıklar, kabirler çok kıymetlidir. Dolayısıyla oraya mümkün olan her fırsatta çoluk çocuk gidilir. Dedem benim elimden tutar onun büyüklerinin mezarlarını ziyaret ederdik. Orada dua okurken biz oynardık. Ölmekten, ölümden, mezarlıktan korkmadan büyüdük. Doğduk ve öleceğiz. Küçük yaştan itibaren böyle büyüdük. Bir de bu somut olarak şöyle yaşadık: Benim doğduğum ev Gördes’te hala ayakta. O evin orta odasında doğmuşum. Ebe teyze gelmiş, halının üzerinde doğmuşum. Aynı evde, aynı odada, aynı halının üzerinde dedem ve babaannem öldükten sonra birkaç saat bekletildi. Doğduğum yerle hepimizin öldüğü yer aynı. Böyle bir iç içe geçme var. Benim gençliğimde yaşlılar, aile büyükleri hastane odalarında herkesten uzak ölmezlerdi, evlerde ölürlerdi. Son kez veda edilirdi. Bizim için doğum ve ölüm birbirini takip eden normal süreçlerdi. Dolayısıyla ölmekten fobi derecesinde korkmadan büyüdük, bu yüzden ben daha rahat anlatıyorum. Bu ölmekten korkmamak anlamına gelmez. Dedem hep “Ölüm olduğu için yaşam güzel. Ölmemek diye bir şey olsa yaşam güzel gelmezdi” derdi.

Çocukken yüklüğe kapanır, ana rahminde gibi hisseder, dünyayla bağınızı koparırdınız. Yetişkin olunca bir başka yüklük bulabildiniz mi?

Doğaya giderim sık sık. Büyüdüğüm yer ormanlık bir bölgeydi. Tek başıma gider, ormanda tepelerde sık sık vakit geçirirdim.

Ahmet Büke'nin son kitabı Varamayan'ın kapağı var görselde. Bir pencereden kızıl gökyüzü dikkat çekiyor.

Genelde kitaplarınız İzmir’de geçiyor. Son kitabınız Varamayan’da sınırlar genişliyor, işin içine sıla hasreti de giriyor. Varamayan’ın çıkış noktası nedir?

 

İzmir’de çok yaşadım. Bir dönem İstanbul’da, Ankara’da yaşadım ama hayatımın önemli bir kısmı İzmir’de geçti. Okurken bir yandan da çalıştığım için İzmir’in arka sokaklarına, mahallelerine yabancı değilim.

Varamayan da bir memlekete dönme ya da dönememe hikayesi. Babamın bir akrabası aslında o karakter. Birebir aynı değil tabii. Ben küçükken babam dükkandan eve gönderirdi beni, geç gelirdim. O da “Oo varamayan Ahmet hoş geldin” derdi. Büyüyünce neden bana varamayan dediğini sordum. Bizim bir akrabamız varmış, askerden dönememiş bir türlü çünkü ineceği istasyonu kaçırıyormuş sürekli, sonra gidip almışlar onu. Bizde de geç gelene varamayan denilirmiş. Sonra oturdum ve onu yazdım.