Yazılar

Nasuh Mahruki - Kendi Everestlerimiz

Paylaş
20-12-2016
Nuket Cansın Ünver

"Bu yeryüzünde tek bir hayat yaşıyoruz... Tek bir yaşam deneyimi."

 21 Mayıs 1968 İstanbul doğumlusunuz. Bunun gibi basit bilgiler sizi merak eden herkes tarafından kolaylıkla edinebilinecek bilgiler. Benim merak ettiğim adınızın ve soyadınızın anlamı. Bize biraz ailenizden ve adınızın anlamından bahseder misiniz?
 
Adım Ali Nasuh Mahruki eski Osmanlıca bir isim. Sonuçta ben de, 200 yıldır İstanbul'da yaşayan bir aileden geliyorum. Büyük babamın, büyük babasının, babası Kaptan-ı Derya Ali Paşa'dır. Osmanlı'da Sultan II. Mahmud'a hizmet etmiş bir paşanın altıncı kuşak torunuyum. Soyadımın anlamı da büyük babamın şehit olmasıyla ilgili. Olay şöyle; İngilizlerin kışkırtmasıyla Rumların Osmanlı'ya ilk büyük isyanı, 1822'de, Sakız Adası'nda gerçekleşiyor. II. Mahmud, büyük babamdan donanmayı toplayıp, Sakız Adası'ndaki isyanı bastırmasını istiyor. İsyan başarıyla bastırılıyor fakat geriye kalan küçük bir grup isyancı, içi patlayıcı dolu, siyah yelkenleri donanmaya sokuyor ve amiral gemisini yakmayı başarıyor. Hiç beklenmedik anda cereyan eden bu olayda, büyük babam gemiyi kurtarmaya çalışırken şehit düşüyor. Bu olay tarih kitaplarında Büyük Rum Ateşi olarak geçer. Soyadım da buradan gelmekte Mahruki "ateşte yanmış" demek. Adım ise "nush" kökünden gelme "nasihat eden" anlamını taşıyor.
Kaynak: Haber sol
 
1995’ten beri kitap yazıyorsunuz. Bir kitabınızda bahsettiğiniz gibi; “Hayatımızla ilgili seçimlerimizin sorumluluğu, seçtiğimiz hayatı yaşamaktır. Ve bu geri döndürülemez ve devredilemez bir sorumluluktur.” Sizi yazıya iten şey ‘kişisel gelişim kitabı yazmak’ ın çok ötesinde gibi… Yazı yazmak sizin için neden  bir sorumluluk oldu?
 
Şimdi şöyle; ben ilk kitabımı aslında 24 yaşımda yazdım. 1992'de Bilkent Üniversitesi'nden mezun oldum ve diplomamı aldıktan üç hafta sonra Kazakistan'a gittim. Oradan da Kırgızistan'a geçtim. Hayatımda ilk defa gördüğüm Rus dağcılarla, bir çok dağa tırmanış yaptım. Yine Kazakistan'da bulunan Khan Tengri dağı'na (7.010 metre) tırmanış yaptım. Bir Dağcının Güncesi kitabım, orada tuttuğum günlüklerimden oluşan bir kitap. Hayatımda ilk defa böyle bir deneyimle yurt dışına gittim ve günlük tutmaya başladım. İnsan çok yalnız olunca kendisiyle iletişim kuruyor. Bir de tabi paylaşmak da istiyordum. Fakat ilk zamanlarda insan kendi ürettiği şeye objektif yaklaşamıyor. Ben de yazdığım şeylerin yeteri kadar iyi olmadığını düşünüyordum. 1995 yılında Yapı Kredi Yayınları ve Enis Batur ile tanıştım. Enis Batur kitabımı okudu, beğenip basacağını söyledi. Bu benim için de büyük bir motivasyon oldu. Farklı alanlarla ilgili oldum hep. Üniversitede yaptığım tırmanışları, gittiğim yerleri arkadaşlarıma anlatıp duruyordum ama yeterli değildi bu... Anlat anlat nereye kadar. Sonrasında bir fotoğraf makinesi alıp, fotoğrafçılığa başladım. Bunun yanında bir çok spor alanına da yöneldim tabi, aletli dalış, motor sporları, yamaç paraşütü, bisiklet, yelken... Neyse kitaplara dönecek olursak; ikinci kitabım Everest'te tuttuğum günlüklerden oluşuyor. (Everest'te İlk Türk) Üçüncü kitabım, Bir Hayalin Peşinde oldu. Dördüncü kitabım, eski kız arkadaşımla birlikte, motorsikletlerimizle gittiğimiz Katmandu seferini anlatıyor. (Asya Yolları, Himayalar ve Ötesi) 24-29 yaş arası dört kitap yazmış oldum böylelikle. Bunları izleyen beşinci kitabım çeşitli yerlerde yazdığım yazıların, makalelerin toplandığı bir kitap oldu. (Yeryüzü Güncesi) Altıncı kitabım AKUT'un tarihini anlattığım, Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir... 42 yaşımda yazdığım kişisel gelişim kitabım Kendi Everest'inize Tırmanın. Sorunuzdaki alıntının olduğu kitap. 40 yaş olgunluğunda yazdığım bu kitapta aslında şu var; geriye dönüp baktığımda, "Ben buralara nasıl geldim?" sorusunun cevabı, cevapları. Ben 64 maddeye indirmeye çalıştım. Düzenlediğim, "Zirveye Doğru" gibi seminerlerde fark ettim ki olay; sadece zirve, hedef odaklı bir çabadan ziyade, kişinin kendini tanımaya çalıştığı, potansiyelinin farkına varmaya çalıştığı bir çaba olmalı.
 
Bu tecrübeleri yazmak bir sorumluluk sizin için... Yazmaya devam ediyorsunuz herhalde?
 
Tabi ki şimdilerde Sözcü'de yazıyorum. Sözcü Gazetesi'nde bir Pazar günü bir de Pazartesi günü yayımlanan iki farklı köşem var. Bir köşemin adı "Sorumlu Yurttaş" bu köşem gündem, siyaset, ülkedeki yanlışlar üzerine kurulu. İkinci köşem "Yeryüzü Güncesi"... Çok sevdiğim bir ifadedir. Çünkü kendi yeryüzü güncemi anlatıyorum. Herkesin de kendi yeryüzü güncesini yazması gerektiğini düşünüyorum. Bu yeryüzünde bir tek hayat yaşıyoruz. Tek bir yaşam deneyimi... Ben de bu yüzden daha çok çevre, doğa, spor, kültür gibi konular hakkında yazıyorum. Keşke sadece bu köşemdeki konular hakkında yazıyor olabilsem. Siyaseti hiç sevmesem de mecbur kalarak ilgileniyorum. İnsanlara kalıplarından çıkmalarını, daha geniş bir perspektiften hayata bakabilmelerini sağlamak arzusundayım devamlı. İnsanların küresel dünya vatandaşı olabilmelerini sağlamak, benim sorumluluğum desem yanlış olmaz.
 
Gerçek anlamı dışında, ‘dağa tırmanmak’ nedir? Bir cümleyle tanımlamak isterseniz, ne söylerdiniz?  
 
Dağa tırmanmak... Birincisi çok riskli ve tehlikelidir. Bu sporla uğraşmak isteyen herkesin en başta bilmesi gereken şey; bu sporu yaparken, yaralanabilirsiniz, sakatlanabilirsiniz, ölebilirsiniz. Şaka değil, oyun değil. Dağcılık çok ciddi bir spor, dolayısıyla bu spora başlayacak kişinin, dağcılıkla ilgili eğitimini, antrenmanını, hazırlığını, lojistiğini, ekip seçimini, mevsim şartlarını, bütün bunları kendi yeteneklerine uygun bir biçimde seçmesi gerektiğini söyleyebilirim. İkincisi ise şu; limitlerinize yakın ama, limitlerinizin üzerinde olmayan hedefler seçmek... Potansiyelinizin zirvesine çıkmak, küçük hedefler ve sağlıklı kararlar almayı gerektirir.
 

"Kendi potansiyelinizin zirvesini hedefleyin."

 
Her insanın Everest’i var mıdır?
 
Herkesin Everestleri var. Hayat tek bir şeyden, kariyerden ya da işten oluşmuyor. Tabi ki hayatını geçindirdiğin profesyonel bir alanın var. Oradaki gelişim de çok önemli ama bunun dışında; spor hayatın, sosyal hayatın, özel hayatın, entegrel hayatın da var. Bir sürü kümeler var insan hayatında. Önemli olan, bütün bu kümelerde yapabileceğinin en iyisini yapmak. Hayatta gerçekten anlamlı bir bütünlükten bahsetmek istiyorsan, yalnızca finansal başarı yetmez. Çevreye, doğaya, yaşadığın topluma fayda sağlaman, bu alanlarda da başarıya ulaşman gerekir. Bu sebeple kitabımda da 'Zihin Haritası' başlığı altında yazdığım bölümü, başarı ve mutluluğun yol haritası şeklinde açıklıyorum. Vergi rekortmeni olursun ama evde çocuklarınla bile iletişim kuramıyorsundur, karını dövüyorsundur, iş arkadaşların senden nefret ediyordur... Bu başarı değil. Gerçek başarı; hayatının tüm kümelerinde, bütün alanlarında potansiyelinin doruğuna ulaşmayı başarmış, bir taraftan da insanların olumlu tepkilerini almış olmayı gerektirir. Herkes Everest'e tırmanamayabilir. Ama herkesin tırmanabileceği bir Everest'i vardır. Burada önemli olan herkesin kendi içine dönüp, kendi kuvvetli taraflarını keşfetmesi ve o kuvvetli taraflarına dayanarak, potansiyelinin doruğuna ulaşmasıdır. Benim Everest'im gerçekti. Şanslıyım. Pekala bir başkasının Everest'i, Ağrı Dağı da olabilir? Öbürününki Erciyes Dağı, Bir diğerinin Uludağ... Dediğim gibi önemli olan kişisel potansiyelinizi keşfedip, kendi potansiyelinizin zirvesini görmek. 
 
“Ben” kavramını hayatın merkezine koyduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Fakat sizin seçtiğiniz, el attığınız tüm alanlar paylaşmaya, göstermeye, öğretmeye, teşvik etmeye yönelik alanlar. Sayabildiğim kadarıyla; köşe yazarlığı, belgesel yapımı, fotoğrafçılık, arama kurtarma… Tabi ki bu alanların odağı da dağcılık. Bu serüveninizde “ben” dediğiniz ya da “ben oldum” dediğiniz anlar, durumlar var mıdır?
 
Güzel bir soru gerçekten... Öncelikle "ben" demeden olmaz. Sonuçta herkes tek bir varlık. Her ne kadar bir anadan babadan olduysak da, ne annemiz oluyoruz ne de babamız. Onlardan çıkan ama onlardan farklı bir şeyiz. Kendimizi inşa ederken, hayata kişisel bir farkındalıkla "ben" diyerek başlayabilmek çok önemli. Kendi değerinin farkında olmak. Bunu yaparken de etrafımızdaki insanların, hatta dünyadaki tüm insanların da, en az 'ben'im kadar değerli olduğunu unutmamak. İnsan hayatı değerlidir... Bu bir kereye mahsus hayat deneyimini öncelikle kendimiz için en sağlıklı, en keyifli, en tutkulu, en faydalı şekilde yaşamanın kuralı, "ben" diyebilmek. Tabi bunun bir eşiği, çizgisi var. Bencilliğe düşmememiz lazım, toplumun bir parçası olduğumuzu unutmadan "ben" diyebilmek... Çünkü sürdürülebilir, sağlıklı bir toplum yapısı için de yaşamamız gerekir. Ne "ben"i "biz"e, ne de "biz" i "ben" e ezdirmemeliyiz. Bu iki bilinci ayrı ayrı taşıyıp, korumalıyız.


Kaynak: onedio
 
Sürekli olarak milli felaketler yaşayan, doğal afetler geçiren bir ülkede tek arama kurtarma ekibi olan AKUT’un  hikayesini, nasıl kurulduğunu anlatabilir misiniz?
 
AKUT, siyaset üstü bir kurum. Bir Türkiye mozaiği aslında. Akut'un 36 tane ekibi var. Bingöl'de, Gazi Antep'te, Çanakkale'de, Rize'de, Antalya'da kısacası Türkiye'nin dört bir yanındayız. Ekip dışında gönüllü sayımız 2.100'ün üzerinde. Bu rakamın %40' ını kadınlar oluşturuyor. Gönüllü arkadaşlarımız, yaşadıkları coğrafyanın insanları. Oraların kültüründe, doğasında yetişen kendisini geliştiren insanlar. Hepimiz de birbirimizden farklıyız. Ama hepimiz Türkiyeyiz. Dolayısıyla Türkiye'de olan çeşitlilik, AKUT'ta da var. Bizi birleştiren yegane amaç ise; insan hayatı kurtarmak. Dahası hayat kurtarmak. AKUT sadece insan hayatı değil, hayvanların da hayatını kurtaran bir sivil toplum kuruluşu. Bugüne kadar 2.400'e yakın insan hayatı kurtardık. AKUT'un bünyesinde maaşlı çalışan üç kişilik bir personel dışında, kimse para karşılığı bir 'yardımseverlik'te bulunmuyor. Kurumumuzun misyonu, kültürü, ilkeleri var. dürüstlük, güvenilirlik ve karşılıksız bir yardımseverlikle yürütüyoruz çalışmalarımızı.
 
Günden güne psikolojisi alt üst olan bir toplumda yaşıyoruz. İnsanlara biraz daha sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için motivasyon olarak ne önerirsiniz?
 
Çok güzel bir soru bu da! Gerçekten çok zor bir dönemden geçiyoruz. Herkes geleceğinden endişeli, mutsuz, umutsuz, çocuklarının ne olacağını bilmiyor. Türkiye şu anda, tarihinin en nitelikli beyin göçünü yaşıyor. Kaçıyor insanlar ya da kaçabilen kaçıyor. Bunlar büyük problemler. Her şeyden önce şunu öneririm; bu süreçler gelip geçici, moral, motivasyon düşüklüğüne müsaade etmememiz gerekiyor. Ülkeden ve ya psikolojimizi bozan olaylardan şikayet etmek yerine motivasyonumuzu yüksek tutup, mücadele etmemiz lazım. Tasarruf etmemiz lazım, kemerleri sıkmamız lazım, daha az para harcamaya çalışıp, motivasyonumuzun tükendiği zamanlarda spora, kitap okumaya, belgesel izlemeye zaman ayırmamız lazım. Seyahat etmek de olabilir. Doğaya, açık alanlara çıkıp, yürüyüşler yapmak, insanı sadece terletmez. Ruhsal anlamda da beslenmesini, dinç kalmasını sağlar.
 
Tüm bunların dışında bilmediğimiz yeni çalışmalarınız var mı? Yapacağınız seminer tarihi? Çıkacak olan kitabınız?
 
Kafamda çok şey var. Fakat enerjimi ve kafamı Sözcü Gazetesi'ndeki köşelerime harcıyorum şu aralar... Gündem yoğun ve karışık. Keşke rahat rahat kafamdaki şeyleri yapma fırsatım olsa.
 
 
Kaynak: Keşfet.tv
 
Çocukların kişisel gelişimiyle ilgili, hedef ve başarılarıyla ilgili ailelere ne söylemek isterseniz?
 
Evet. En önemli konu bu aslında. Çünkü bu fırsatları çocuk yaşlarında kaçırırsan, ileri yaşlarda çok daha zor olabiliyor. Türkiye'nin en büyük açmazlarından biri... Türkiye'de yetenek yönetimi diye bir şey yok. Tabir-i caizse, herkes aynı tornadan geçirilmeye çalışılıyor. Eskilerden beri eğitimde sıkıntı vardı, şimdilerde eğitim tamamen yok olmuş durumda. Ailelerin yapması gereken, kendi çocuklarının kendi özgün değerlerini keşfetmesi için, uygun imkanları sağlamak. Tüm dünya bunu yapıyor. Yüzmede başarılı olacak anatomiye sahip bir çocuğu basketbola yollamıyorlar en basitinden. Çocuğun aileden gelen genetik özellikleri, artı kendi iradesiyle seçtiği ilgi alanı ne ise, nereye, neye yatkınsa o alana yönlendiriyorlar çocuğu. Doğuştan gelen yetenek ve üzerine koyulan eğitimle, çocuk başarıyı rahatlılıkla yakalıyor. Bu durum çocuğu motive ediyor. Çocuk ne yapabildiğini görüyor... Kısacası aileler yetenek yönetimi yapmanın yolunu bulmalı.
 
Everest’in zirvesinde ne hissettiğinizi tek bir kelimeyle ifade edecek olursanız; o kelime ne olurdu?
 
Tabi hisleri kelimelere dökmek çok zor. Bu ancak coşkuyla ifade edilebilir sanki? ... Sanki böyle ruhun bedeninden fışkıracakmış da sen zor tutuyormuşsun gibi bir his... Çok büyük fedakarlıklar var, emekler var... Kendi kişisel başarınız... Türk dağcılığının kendi başarısı... Bunların hepsini aynı anda düşünüp, hissetmenin tek bir kelimeyle tarifi yok... Hepsini aynı anda yaşamaksa müthiş bir duygu.