18 Oct 2020
Kardelen Uysal

Sezgin Kaymaz: Elâlem ne der diye etrafını kollaya kollaya yaşayan insan özgür değildir

Sezgin Kaymaz, Türk edebiyatının en hınzır, en kıvrak dilli, kendine has üslubu olan ve okurun duygularını şaha kaldıran yazarlarından biri. Romanlarını okurken roman karakterlerine sarılmak ister insan. Kötünün yarasıyla karşılaşıp anlayıp merhamete geldiğiniz, bir köpeğin konuşabileceğine inandığınız, ah dünya böyle olsaydı dediğiniz romanların sahibidir Kaymaz. Olmazları oldurtan kainatların yazarı Sezgin Kaymaz; Kün, Lucky, Farfara, Zindankale gibi çok sayıda romanın da yazarı, aynı zamanda sıkı bir hayvansever. 
 
Kendisiyle yazar olma serüvenine, çalışma yöntemlerine, hangi yazarları sevdiğine dair çokça röportaj yapıldı. Biz onunla hayvan sevgisini, özgürlüğü, sıcacık ve mütevazı duruşunun nedenlerini, roman karakterlerini konuştuk. Keyifli okumalar. 

“Şahit olur da yazar gibi yazdığım zaman ancak yazabiliyorum” diyorsunuz. Bu şahit olmalarınızdan bahseder misiniz biraz?

Bir şeyler görür duyarız sürekli. Gözümüzün önünden nice insan geçer, nice ses çalınır kulağımıza; dedikodu duyarız, bir sohbete kulak veririz, çaktırmadan dinleriz, durakta otobüs beklerken bir kazaya veya bir kavgaya şahit oluruz, pazarda domatesçiyle çekişe çekişe pazarlık yapan bir kadın görürüz, yağmur yağar görürüz, kar yağar görürüz, güneş açar görürüz; gözümüze çöp kaçar, bulanık görürüz, kulağımıza sinek kaçar, cızırtılı duyarız. Ama ille de hem görür, hem duyarız. Bu işler bizi gözümüzün kulağımızın erişebildiği her oluşa şahit yazar.

İşte böyle şahit yazılıyorum ben de.

Bir romanı yazmaya başladığım zaman roman yazmaya başladığımı falan bilmiyorum. Bunu düşünmüyorum bile. Karşıma hiç tanımadığım bir adam veya kadın çıkıyor; ben onu seyretmeye başlıyorum hiç rahatsız etmeden, işine hiç karışmadan. Tıpkı durakta otobüs bekleyen bir adam gibiyim o anda. Önünden geçerken ağız dalaşı yapan iki kişiye karışır mısın? Ya da bindiğin otobüsün biletçisinin pantolonu düşük beldir ve hiç yakışmamıştır, üstten gömleği dökülmüş saçılmıştır, alttan don lastiği görünüyordur. "Git eve de adam gibi bir pantolon bulup giy" der misin? Demezsin.

Ben de demiyorum.

Daha en başta havsalama, hayâlime düşen kahramanı bir kenara çekilip seyrediyor, dinliyor, empati kurup aklından geçenleri sezmeye çalışıyorum. Ama bu sezmeler de hesaplı kitaplı olmuyor, kaptırıyorum kendimi, ne yapacak, ne edecek, ne düşünecek bilmeden devam ediyorum yazmaya. Şu köşede kiminle karşılaşacak, eve giderken bakkaldan ne alacak, başına ne işler gelecek, tastamam onun irfanına, kaderine bırakıyorum.

Bu hâl çok hoşuma gidiyor işte. Çünkü bir satır sonra neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum. Bir paragraf sonrasını, bir sayfa sonrasını öğrenmek için meraktan geberiyorum. Zaten sonunu bildiğim hiçbir şeyi yazamam ben.

Şahit oluş, beni sonunu merak ettiğim romanı yazmaya götürüyor. Okurla beraber öğreniyorum olup bitenleri. Bu harika bir duygu.

Türkiye’de pek çok yazara ulaşamıyoruz, sizin ise pek çok mektup kardeşiniz var. Okuyucular için kolayca ulaşılabilir birisiniz. Nasıl aramızda kalmayı başardınız? Bu kibirsizlik nereden?

Kibirlenecek, böbürlenecek, şişinecek, övünecek, kabaracak, kubaracak ne var ki şu hayatta? Boy mu, bos mu, endam mı, güzellik mi, para mı, mâmelek mi, şampiyonluk mu, Nobel mi, ne?

Felsefe mi yapayım şimdi?

Ömer Hayyam yapmış benden 900 sene önce yapmış bu işin felsefesini. Demiş ki:

Ovada her kızıl lâlenin teni, bir padişahın kanıyla beslendi,

Yerden biten şu mor menekşe yok mu? Bir güzelin yanağındaki bendi.

Kısaca, "Ölüp gideceksin ulan, ne bu havalar?" demiş.

Ben daha ne diyeyim bunun üzerine?

“Bir düzene, bir cendereye veya belli sınırlar içine sokarsanız sanatı ve edebiyatı kafesteki aslan gibi olursunuz. Hiçbir şey kafes içinde kalmayacak, her şey özgür olacak ki yaratım da özgür olsun" diyorsunuz. Nasıl yapalım bunu, nasıl özgürleşelim?

Özgürlük, marketten ne lâzımsa almak değil, ayakkabıyı kapının dışında bırakmak değil, işe, keyfine veya bütçene göre dolmuşla, taksiyle, özel arabayla gitmek değil, yiyip yiyip küp gibi şişmek değil, diyet yapıp sıfır bedene düşmek değil, değil oğlu değil.

İstediğin okulda okumak özgürlük, sevdiğin işi yapmak, seni sen yapan şeyleri saklamaya gizlemeye ihtiyaç duymamak, neysen o olarak görünmekten ve bilinmekten korkmadan yaşayabilmek, günün her saati yaşadığın şehrin her ücrâsına çekinmeden gidebilmek, gönlüne göre giyinebilmek, konuşabilmek, yazabilmek, hayal kurabilmek, içinden geçeni söyleyebilmek... Daha saydırma bana.

Biliyoruz ki dünya yüzündeki birçok toplum için bir ütopya özgürlük. İnsanlık, sanrılarla, korkularla, dogmalarla, onun bunun dayatmaları, kınamaları, ayıplamalarıyla kuşatılmış, hırpalanıp duruyor dört bir yanda, sonra da evine ekmek götürdüğü için kendini özgür sanıyor. Hâlbuki isterse evine ekmek fırınını götürsün, korkan insan özgür değildir, dogmaların dayağını yiyip duran insan özgür değildir, ayıplanmaktan, kınanmaktan ödü patlayıp elâlem ne der diye etrafını kollaya kollaya yaşayan insan özgür değildir.

Ama sanat özgürdür. Bu söz çok iddialı gibi gelebilir kulağa, katılıyorum, değiştireyim ve şöyle yumuşatayım: Özgürce yapılmayan hiçbir şey sanat değildir. Fırça darbelerine, dans figürlerine, şarkılara türkülere notalara, heykellere, oyunlara, hikâyelere romanlara şiirlere sanat kimliğini veren yegâne şeydir özgürlük. Sanatın içinden hürriyeti çıkar, geriye "Naapalım abi, ekmek parası için boyun eğiyoruz mecburen" diyen eciş bücüş insanlar kalır. Hâl bu olunca da nasıl özgürleşeceği insanın kendisine kalır.

31 sene boyunca antrenörlük yaptınız ve yenilmeyi öğrendiniz orada. Bu yenilmeyi öğrenmek hayatınıza ve yazılarınıza nasıl yansıdı?

Belki de "Sen niye kibirlenmiyon?" sorusunun cevabını burada vermeliydim. Yenilmeyi öğrenmek kadar güzel ve gerekli bir şey yok şu hayatta. Burnun kaf dağından iniveriyor. İnmekle de kalmıyor üstelik, bir daha o kadar yükseklere çıkmamayı öğreniyor.

İnsanoğlu bir tuhaf maalesef. Hem bal gibi bilir ki kazandığı kadar kaybedecektir ömrü boyunca, hem de her kaybettiğinde kan ağlar, kendine jilet atmaya kalkar, teselli kabul etmez, yanar yakılır. Sonra bir şey kazanır, gene ağzı kulaklarında. Kaybeder, hadi bakalım, tekrar tel tel dökülür.

Spor, bunun antrenmanını yaptırır adama. Bir kazanır bir kaybedersin, kaybettiğin zaman bitişik soyunma odasında kazanan takımın sevinç çığlıkları evire çevire döver seni, kazandığın zaman onlar gibi çığlık atmamayı öğrenmeye başlarsın. Birdenbire olmaz tabii bu; zamanla olur. Yenile yenile olur. Terbiyeni takınmayı da öğrenirsin bu sayede, düştüğün zaman kalkmayı ve düşeni kaldırmayı da.

Bu ahlâk yazdıklarıma nasıl yansıdı bilmiyorum açıkçası. Bir bakmak lâzım, belki bizim roman kahramanları bir biçimde hissettiriyordur.

Yazdığınız karakterlerin içindeki hürriyet tutkusunu seviyorsunuz. Yeryüzünde onların yaşamalarını ve tanışmayı ister miydiniz?

Tanışıyorum zaten. Onlar, yazdığım günden beri bizim evde bizimle beraber yaşıyor. Ölmüşlerse ölüleri burada, hayattalarsa ben yeni bir roman yazarken elime koluma vurup şaka yapacak kadar yakınımda.

Ama sorduğun bu değil tabii. Sen diyorsun ki, "O insanlar yeryüzünde yürüseydi?"

Ben de öyle diyorum. Keşke yürüseydi. Sadece insanlar da değil, börtüsü böceği, iti köpeği, ağacı çiçeği. Hepsi. Çok mutlu olurdum ve ne yapar eder karşılarına çıkıp tanışır, kaynaşırdım.

Kendi yazdığınız karakterlerden Doktor Veysel olmayı isterdiniz. Çok cesur ve çok empat biri diye tanımlıyorsunuz onu. Bana kalırsa çok ortak yanınız var. Bazen olmak istediklerinizi mi yazıyorsunuz?

Veysel'in doğallığına ve her olayı kendi doğal akışına bırakışına hayranım. Patavatsızlığına, dangalaklığına, densizliğine, hiç eğip bükmeyen dobralığına, ölümcül dürüstlüğüne, açık sözlülüğüne, korkusuzluğuna, irfanına, meslek ahlâkına, insâniyetine, hesapsız kitapsız, kırılıp dökülmeden, kibarlık edeceğim diye yırtınmadan, olduğu gibi olabilmesine, olduğu gibi olan her varlığı tükenmez bir kondisyonla kendine katmasına, onun da ona katılmasına, "Bi gelsene!" dediğin zaman "Hayırdır?" bile demeden pat diye çıkıp gelmesine, kırıtıp duran kibarlık budalalarıyla, gurur abidesi gibi şişine şişine dolaşanlarla dalga geçmesine, parasının gücüyle, kolunun gücüyle, silahının gücüyle, sırtını yasladığı büyüklerin gücüyle övünenleri ezip geçmesine, gururla, böbürle, ömürle, ölümle, malla mülkle, menkul ve gayrimenkulle hiç işi olmamasına, cehaletten nefret etmesine, bildiği ve sahip olduğu her şeyi akarsu gibi gittiği yere götürmesine, duygusallığına, rahatlığına, dilinin kemiği olmamasına, dokunduğu her hıyar insanı eşref insana dönüştürmesine, hiç kimseye karışmamasına, kendini hiç tutmamasına, ölüme meydan okumasına, şu masanın üstündeki sürahiden bir bardak su doldurur da verir gibi fedakârlık yapmasına, yaptığı hiçbir fedakârlığı fedakârlık saymamasına, bir canlıyı diğer canlıdan üstün görmemesine, her şart altında sahici olmayı başarmasına, düzensizliğine, plansızlığına, kuralsızlığına, dogmasızlığına, tabusuzluğuna; her şeyine hayranım Veysel'in. İyi ki karşıma çıkmış, iyi ki şahit olmuşum ben onun güzel varlığına.

Veysel gibi olmak mı? Kim istemez?

Eşiniz Hülya Hanım ile pek çok hayvana bakıyorsunuz. Evde on kedi ve beş köpek var. Hayvan hakları konusunda en çok konuşmasını istediğim insansınız. Hayvanların kıymetini bir de sizin ağzından dinleyebilir miyiz? Hayvanlardan çok insanlık öğrendiğinizi de hep vurguluyorsunuz. Neler öğrendiniz?

Ne diyeyim, nasıl anlatayım bilmiyorum ki.

İnci'den bahsedeyim de bir hayvan bize nasıl insanlık öğretmiş, sen karar ver.

Bir akşam iş çıkışı eve gelirken evin ufak tefek ihtiyaçları için alışverişe gittik Hülya'yla. İnci de yanımızda. Bizim pitbull. Hülya almam gerekenleri söyledi bana, ben içeri girdim, o da İnci'yle beraber alışveriş merkezinin otoparkında beni bekliyor.

Alacaklarımı aldım çıktım, arabaya doğru yürüyorum ama Hülya gelmiyor çünkü İnci gelmiyor. Hülya İnci'yi çekiyor bu tarafa, İnci Hülya'yı çekiyor öbür tarafa. Poşetleri arabaya koyup yanlarına gittim; İnci süs çalılarına bakıp bakıp ağlıyor, uluyor, ciyaklıyor. Çalıyı dolandım arkasında ne olduğunu, hayvanın kafayı neye taktığını görmek için.

Ve ne gördüm biliyor musun?

Can çekişen bir kedi. Üstüne tiner döküp yakmış insanoğlu; kedinin kendini yakacak hâli yok.

Kucakladım, attık arabaya, Hülya, İnci ve ben, Oğuz'un kliniğine götürdük. Oğuz bizim meleğimiz, doktorumuz, kardeşimiz. İnci yol boyu başucunda yattı kediciğin, yaralarını yaladı, o ağladıkça İnci de ağladı.

Erkek bir kediydi. Tüylerinin büyük kısmı yandığı, yanmayan kısımları da islendiği için rengi belli olmuyordu, biz tekir sandık.

Üç gün boyunca görmeye gittik kliniğe. İnci de bizimle geldi, beraber ziyaret ettik kediciği. "Yaraları ağır değil" diye müjdeledi Oğuz. "İyileşecek. Tüyleri de uzayacak yeniden. Sahiplendirmeye çalışalım mı?"

Bizde var on beş baş hayvanat nüfusu, kendimiz zor sığıyoruz eve. "İyi olur" dedik. İnci kıyameti kopartacakmış, o anda bilmiyorduk.

Ertesi gün öğrendik. İnci, kediyi kucağına alan bir kadına fena dayılandı. "Ver!" diyor, başka bir şey demiyor. Aldık mecburen kucağımıza, orada bırakıp çıkacağız, o güzel kadın da sahiplenecek mis gibi.

Hadii, İnci çıkmıyor klinikten. Tutturdu "Eve götürelim" diye. Yerlerde yuvarlanıyor, kliniğin koltuklarına sarılıyor, çıkmıyor. Kediyi kucağımıza alıyoruz, bunun suratında geniş bir sırıtma, kuyruk sallanmaya başlıyor hemen, yanımızda kırıta kırıta yürümeye başlıyor. Bırakıyoruz, gene yatıyor yerlere.

"Peki" dedik ne yapalım. Aldık getirdik kediyi eve, on altıncı mevcut olarak hane nüfusuna kaydettik.

İnci gece gündüz başını bekledi hayvanın, gece gündüz koynunda uyuttu, öptü, kokladı.

Ve kedi iyileşti.

Sıyrıldı çıktı aslanlar gibi; sapsarı bir delikanlı vardı karşımızda. Meğer tekir değilmiş, sarmanmış. Adını da Berna koyduk. İnci'yle abla kardeş oldular, beraber yiyip içtiler, beraber yatıp uyudular.

 

Aradan iki yıl geçti, beş yaşında, hayatının baharındaydı İnci, felç oldu, sonra da kollarımızda verdi son nefesini.

Evdeki on beş hayvan başına geldi, sabaha kadar yas tuttu.

Biz İnci'yi krematoryuma götürdük, eve döndük ki Berna yok. İnci'yi yaşatamadık diye küstü bize, evi terk etti; bir daha da hiç gelmedi.

Pitbull canavar köpek derler değil mi?

Ya Berna'nın üstüne tiner döküp ateşe verenler ne? Ben onlardan mı öğreneceğim insanlığı, yoksa İnci'yle Berna'dan mı?

Segin Kaymaz'ı Facebook, Instagram hesaplarından ve kişisel web sitesinden takip edebilirsiniz.