12 Nov 2019
Kardelen Uysal

Yerelden Çıkıp Evrensele Dokunan Bir Oyun: Gettodakiler

Tiyatro Kalemi ötekinin derdinin, hikayesinin üzerine titizlikle eğilen bir tiyatro grubu. Çok katmanlı metinleri, başarılı oyuncuları, kostümcüleri, müzisyenleri ve koreografları ile her sene başarılı oyunlar sahneye koyuyorlar. Geçen sene üç ödül alan Tiyatro Kalemi bu sezonda da yeni bir oyunla karşımızda: Gettodakiler. Gettodakiler, yerel bir hikayeden çıkıp evrensele dokunan bir metne sahip. Yamalı insanların, yamalı hikayelerinin anlatıldığı oyun, sahne üzerinde hareket düzeni ve farklı müzik tasarımıyla düşsel bir atmosfer yaratarak geçmişten günümüze, ırk, dil, din baskılamasıyla gettolara hapsedilen, sıkıştırılan, kötü koşullarda yaşamak zorunda bırakılan insanların yaşamlarına masalsı bir dille yaklaşıyor.

 

Tiyatro Kalemi bu sezon Gettodakiler’in yanı sıra Şarkıcı ve Karan’ın Mektubu adlı oyunlarıyla da sahnede olmaya devam edecek. Tiyatro Kalemi üyeleriyle role hazırlanma süreçlerini, hikayenin çıkış noktasını, kendilerinin ötekileşme hikayelerini, seyircinin oyunda bulabileceklerini, oyunun gettodakilere tarafsız bir açıdan mı yoksa romantik bir yerden mi baktığını konuştuk. Gettodakiler prömiyerini NKHM Konak Halk Sahnesi’nde 15 Kasım 2019’da saat 20.30’da yapacak. Keyifli okumalar.

Gettodakiler’i yazarken aklında bir yerler var mıydı?

Kamer Yıldız Ok: Gerçekliği olan bir sürü yer var; Eşrefpaşa, Tenekeli Mahalle, Hilal, Kadıfekale, Ballıkuyu. İstanbul merkezli düşünürsek Kurtuluş, Dolapdere… Bizim oyunumuzdaki getto, tamamen zamansız, tamamen ülkesiz. Daha evrensel bir getto düşünüyoruz; bir yere bağlı olan ya da bir yerin bayrağını taşıyan bir yer değil bizim gettomuz. Tam tersine sistemin içinde bırakılan herhangi bir yer demek daha doğru olur. Kendi gettomuzdayız aslında.

Entelektüel camianın gettodakilere, kıyıda köşede kalmışlara bakış açısında gerçekçi olmayan bir romantizm var. Gettodakiler bu algıyı yıkacak mı güçlendirecek mi? Yoksa daha tarafsız bir yerden mi bakacak?

Kamer Yıldız Ok: Bence kıracak çünkü oyunumuzda gerçekçi olmayan romantizm yok. Tamamen düşsel bir atmosfer var. Aslında gerçeğin üzerine basmak için yazılmış bir oyun. Tamamen bu algıyı kıracak diyebilirim. Bizim bu gerçekleri hafifletmek ya da öyle değilmiş gibi göstermek gibi bir derdimiz yok. Biz gettonun ilk çıkış hikayesine gidiyoruz aslında. Getto denince hepimizin aklına daha kenar mahalle ya da varoş geliyor. Biz hiçbirinde değiliz aslında. Yıkılan bir gettodayız fakat bizim gettomuz yüz yıllar öncesinde başlayan, kurulan taa Venedik’e kadar dayanan bir getto hikayesinden başlıyor. Günümüzde karşılığı tabii ki var ancak bu kısmını seyirciye bırakıyoruz.

 

Lale Başara: Tarihler boyunca farklı ülkelerde farklı sebeplerle toplum dışına itilmiş, gettolarda yaşamaya mahkum edilmiş insanları temsil eden bir grubu canlandırıyoruz. Gettolarda kalmak zorunda bırakılmış Yahudiler, eşcinseller, köleler, siyahiler… Tüm gettoları kucaklayan bir getto hikayesi anlatmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla orada yaşanan acıların, insanlık dışı muamelelerin hepsini bir şekilde hissettirerek canlandırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla romantik bir eğilim hiçbir şekilde yok. Tarihte yaşananların sertliğini hissettirerek oynadığımız bir oyun olacak bu.

 

Burak Özbaykuş: Romantik bir yerden bakmamasının nedeni dışarıdan bakmaması. Çok içeriden bakan bir hikaye var. Oyun, onların içerideki yaşantısının penceresinden bakıyor. Onların illegale bulaşması üzerinden, yiyiciliği üzerinden, içeriden dışarıyı görmeleri üzerinden bakıyor. Kötü tipler aslında. Dışarıdan baktığımızda "Ah vah yazık" dediğimiz tipler değil oyundakiler.

Yeni oyunda ötekilerin içinde de ötekileştirilenlerin hikayesi yer alıyor. Mazlum olanın birbirini koruduğu kolladığı gibi bir masal da var zihinlerde. Bu döngüyü mü kırmak istediniz?

Kamer Yıldız OK:  Evet kesinlikle kırmak istedik. Hep klasik bir yapı vardır: Mağdursan daha çok mağdur olursun ya da güçlüysen daha da güçlenirsin. Bizim oynumuzda bu döngüler birbirine geçmiş durumda. Mağdur olanın neden mağdur olduğu ya da mağdur edenin neden mağdur ettiği tamamen iç içe geçmiş durumda. Evet, bir mağduriyet varsa bu tamamen sistemin ta kendisi. Sistem kırılmadığı sürece bu sistem aynı kalacak.

 

Ötekinin hikayesinin üzerine titizlikle eğilen bir grupsunuz. Kendi içinizde, hayatınızın herhangi bir kesitinde ötekileşme hikayesi var mı?

Kamer Yıldız Ok: Bu işle uğraşan herkes bir diğerine göre öteki zaten. Kendi adıma belki çok yaşamamış olabilirim ama yaşamış da olabilirim çünkü kimsenin fikri, zikri bir değil. Herkes bir diğerinin ötekisi.

 

Lale Başara: Hayatımız boyunca ötekileştirilenleri gözlemleme şansımız çok oldu. Dininden, ırkından, cinsel tercihlerinden, zenginliğinden ya da fakirliğinden dolayı. Toplumsal olarak bize empoze edilen düşünce tarzlarıyla birilerini ötekileştirme üzerine besleniyoruz. Farkında olmadan biz de ötekeileştirebiliyoruz. Ötekileştirildiğimizi fark etmeden yaşayabiliyoruz. Muhakkak hepimizin hayatında bir biçimde ötekileştirildiği olmuştur. Türkiye’de kadın olmak başlı başına çeşitli ötekileştirilmelere maruz kalmak demek. Erkeklerin hakim olduğu bir yerde “Sen dur, sen otur, sen bilmezsin, gücün yetmez” demeleri bile bunu hissetmene neden oluyor. Bu coğrafyada farklı dinlerde, görüşlerde çok insan yaşıyor. Siyasi görüşümüzden, yaşadığımız bölgeden, sanat yapmaktan dolayı ötekileştirildiğimiz oldu. Grup olarak hepimizin biraz derdi bu.

Çocukken oyun oynarken bile birilerini ötekileştirmişizdir. Sevdiklerimizi içimize alırız, sportif olmayan çocuğu kenara iteriz. Bu duyguya çok uzak olduğumuzu zannetmiyorum. Bir tarz benimseyeceksek Tiyatro Kalemi olarak evet ötekileştirilmiş insanlar bizim meselemiz ama sadece buna odaklanmıyoruz, başka meselelerimiz de var.

Fotoğrafta Gettodakiler oyuncuları ve oyun için müzik yapan Şervan Alpşen bulunuyor.

Yamalı hayatların yamalı hikayelerinde seyirci ne bulacak?

Kamer Yıldız Ok: Her gün dil, din, ırk yüzünden yaşanan, süregiden çatışmayı yaşayacak seyirci ya da hiçbir şey anlamayıp “Bundan bana ne” deyip çıkıp gidecek. Her seyircinin kendi içindeki antikahramanı bulma hikayesi bu. Herkes kendi hayatında kahraman olmaya çalışıyor, problem biraz da burada. Biz aslında belki de kendi içlerindeki antikahramanı bulmalarına yardım ediyor olabiliriz ya da kendi içlerinde unuttukları, ezberini bozduğu, yama olarak gördüğü bir yanı bulabilirler.

 

Lale Başara: Seyirciyi içine alacak, kendisiyle birlikte itip kakacak, asla kahramanlaştırılmaya çalışılmayan karakterler arasında seyirci kendisini bulacak çünkü insan olarak içimizde var olan öfke, nefret, sapıklık, otokontrolümüzün bastırdığı ama bastırma imkanı olmayan çatışma içinde var olmak zorunda kalan; uyuşturucuya, hırsızlığa, alkole savrulan, ekonomik olarak alt sınıftaki kişilerin hikayesinde tüm toplumdaki karanlık noktaları görecek seyirci.

Gettodakiler’in role hazırlanma süreci nasıl geçti?

Burak Özbaykuş: Dar alanda kısa paslaşıyoruz. Kamer hepimizi iyi yönlendiriyor. Bizim diğer oyunlarımızda da çok romantize edilmiş karakterler vardı. Bu oyun çok daha sert bir yerden, anlayamadığımız bir yerden ilerliyor. Daha grotesk bir tavra sahip. Biraz zorlayıcı oluyor. Şu an burada bulunmayan koreografımız Utku Demirkaya da bize bir hareket düzeni sağlıyor. Çok yerelden beslenen evrensel hikayeler anlatıyoruz. Herkes kendi hayatında da birçok yaşantının izini taşıyor. Ananın, babanın, atalarının blokajlarını taşıyoruz. Bizim oyunumuzda da o var. Geçmişte yaşayan karakterlerin aşamadığı blokajları şimdi günümüzde oynayan karakterler aşmaya çalışıyor. Birinin inandığı bir hikaye var, diğerinin kurtulamadığı bir geçmişten gelen yarası var, biri gitmek istiyor sürekli. O yüzden çok yerelden beslenip evrenseldeki başka hikayelere dokunuyoruz.

 

Lale Başara: Hikaye de oldukça sarsıcı. Prova yapmadan önce Kamer oyun yazarken yaptığı araştırmaları bize aktarıyor. Nelerden beslendiğini, nelerden etkilendiğini anlatıyor. Biz de o havaya girebiliyoruz böylece. Gettodakiler’de de insanlık dışı, yaşandığı durumda insanın normal kalamayacağı hikayelerle başladık çalışmalara. Hepimizin tüyleri diken diken oldu. Karakterlere bürünmeye çalışmak da biçem olarak, yaşananları bir yere bağlama çabası olarak, o karakterlerin hissettikleriyle, yaşamdaki varoluşlarıyla, inişleri çıkışlarıyla, hareket düzeniyle onu sahneye koymak zor.

 

Caner Arıkan: Oyun, akış, gidişat, anlamlar, karakterleri anlarken nerede yaklaşmamız gerektiği konusunda başlangıçta çok tartıştık. Sonunda ortak bir dil bulduk. Heyecanlı bir süreç çünkü hem gettodakileri anlamaya çalışıyoruz. Başına anlaması, hissedilmesi, algılanması en zor olaylar gelmiş insanları canlandırmak bizim için de zor. O karakterlerle empati kurmak zorundayız canlandırırken, canlandırırken de fiziksel olarak bir zorluk yaşıyorsun.

 

Beldem Şengül: Yönetmenin aklındakiyle benim aklımdaki hareketlerin ve devinimlerin aynı olması içimi rahatlattı. Yaratım süreci oldukça keyifliydi.

 

Çetin Ok: Role hazırlık sürecimiz zorlu oldu. Çok katmanlı bir yapıya sahip metin. İlk kurulan gettodan, çok masum görünen ve yalnızca bir ırk, belirli bir zümrenin sınırlandığı, biraz masum görünen o alandan toplama kamplarına kadar giden bir getto hikayesi anlatıyoruz. Canlandırdığımız karakterler insanlık dışı durumlarla yüzleşmiş, bu durumların mirasını taşıyan karakterler. Sadece içinde bulunduğumuz illegal getto karakterlerin değil bunların da yükü üzerimizde. Bu biraz zorluyor çünkü mağdur aynı zamanda mağdur eden durumda da olabiliyor. Tecavüzcü, katil, işkenceci, sahtekar karakterlerimiz de var. Birçok katman üzerinden rolü çıkarmaya çalışıyoruz. Müziklerle, atmosferle, metnin güçlü diliyle bu süreci biraz daha kolay atlatıyoruz.

Oyunun bestelerini yapma süreci nasıl geçti?

Atahan Gökdel: Kamer’in anlattıkları üzerinden beste yaptım. Bu sefer daha çok kendimi gösterebildiğim bir proje oldu.  Gayet keyifliydi.

Adnan Girgin: Oyunun bir kısmında davul performansı olacak. Metni okuyarak, provaları izleyerek bir kompozisyon oluştu kafamda.

Kostüm hazırlıkları nasıldı?

Esra Aydemir: Her karakterin yaşadığı bir zorluk var. Kumaşlar konusunda da hikayesi olan, eski ürünler kullanmaya çalıştım. Daha çok dönüştürerek, üzerine ekleyerek hazırladım kostümleri. İkinci el ürünleri kullanmaya gayret gösterdim.

Geçen sezonunuz nasıl geçti? Ödüller aldınız.

Kamer Yıldız Ok: Ödül bir teşvik ögesi. Ödül insana kendini iyi hissettiriyor çünkü yaptığın işi birilerinin gördüğünü gösteriyor. Daha sonra rafta tozlanıyor, hayatımızda yer almıyor. Kendimizi iyi hissetmek daha doğru. O da birilerinin bize "Sizi izledik" demesi ya da salonların doluluğuyla oluyor. Geçen sene seyirci anlamında yüzümüz güldü, bizi çok desteklediler. Bu sene de aynı şey olursa çok seviniriz.

Eklemek istediğiniz bir şey  var mı?

Lale Başara: Türkiye’de bir tiyatro grubu olmak gerçekten zor. Bir tiyatoyu işletmek, kalitesine inandığın oyunlar yapmak, oyunları seyircinin karşına çıkarmak, seyircinin karşısına çıkmak zor.

Tiyatro Kalemi'ni aşağıda bulunan sosyal medya hesaplarından takip edebilir, iletişime geçebilirsiniz.

www.tiyatrokalemi.com

Mail: [email protected]

Facebook/tiyatrokalemi

Instagram/tiyatrokalemi

Twitter/tiyatrokalemi

YouTube/tiyatrokalemi